İki kişinin konuşmasını dinlerken “Sen şöylesin, sen böylesin” diye başlayan cümleler hep ilgimi çeker. Hele kavgalardakiler beni iyice güldürür. Zira o kızgınlıkla insanlar cümlelerini kurgulayamaz olur ve bazen içlerinde olanı, hiç farkına varmadan, dışarıya daha çok vururlar. Gülerim çünkü kendimi de o kişide görür ve “Vay be, amma da birbirimize benziyoruz şu insanlık âleminde” diyerek rahatlarım.
Aklıma hemen bir arkadaşım için uzun süre aklımdan geçirdiğim “Beni kıskanıyor” düşüncesi gelir. Sonra da kendimle biraz daha dürüstçe yüzleştiğim bir anda, aslında benim onu kıskandığım şeyleri fark ettiğim an. Meğer en azından o ilişkinin bazı anlarında, onun beni kıskandığını düşünürken kendi kıskançlığımla pek ilgilenmiyormuşum.
Yansıtma nedir?
Yansıtma, psikodinamik kuramda insanın savunma mekanizmalarından biri olarak tanımlanır. Kabaca, kişinin kendisinde kabul etmekte zorlandığı duygu, dürtü veya özellikleri başkasında algılaması anlamına gelir. Savunma mekanizmaları çoğunlukla otomatik işler ve kişinin kaygı, çatışma veya rahatsız edici duygularla baş etmesine yardımcı olabilir. Sorun, savunmanın var olması değil; katılaşıp kişinin kendi deneyimine bakmasını engellemeye başlamasıdır. Savunma mekanizmaları üzerine yapılan araştırmalar da bazı savunma biçimlerinin daha uyumlu, bazılarının ise daha az uyumlu psikolojik işlevsellikle ilişkili olabildiğini gösteriyor (Bond, 2004; Cramer, 2015).
Burada önemli bir uyarı yapmak lazım: Karşımızdakinde gördüğümüz her olumsuz özellik yansıtma değildir. Bazen adam gerçekten eleştireldir, gerçekten kıskançtır, gerçekten öfkelidir. “Ben onda bunu gördüğüme göre demek ki aslında bendeymiş” diye her şeyi tersine çevirmek de başka bir saçmalık olur. Benim ilgimi çeken soru daha basit: Karşımdakinde gördüğüm bu şeyin bende de bir karşılığı olabilir mi?
Kendi çekmecene bak
Diyelim ki iş yerinde birisini sürekli eleştirel olduğu için suçluyorsunuz. Belki gerçekten eleştireldir. Peki siz içinizden o kişiyi hiç eleştirmiyor musunuz? Ya da başkalarını? Ya da kendinizi? Kendi eleştirelliğinizi, kırılganlığınızı veya güvensizliğinizi görmek yerine bütün dikkatinizi karşıdakinin eleştirelliğine vermek o anda daha kolay geliyor olabilir mi? Karşındaki dosyayı açmadan önce kendi çekmecene de bir bak.
Ya da birine “Sen hep şöyle yapıyorsun” diyorsun. Peki sen ne yapıyorsun? O kişinin aynı davranışına her seferinde aynı tepkiyi veriyor olabilir misin? Talebini açıkça söyledin mi, sınır koydun mu, davranışını değiştirdin mi? Ya da o kişiyi hayatından çıkarmanın senin için daha sağlıklı olacağını bildiğin halde gelecek korkusundan, yalnızlık korkusundan veya değişiklik korkusundan aynı ilişkinin içinde kalıp her seferinde aynı cümleyi mi söylüyorsun?
“Söylesene, sen nasıl değiştin de karşındaki aynı kaldı?” diye sorasım geliyor. Tabii bazen gerçekten sen değişirsin, karşındaki değişmez. O zaman yapılacak şey onu değiştirmeye çalışmak değil, ilişkinin biçimini değiştirmektir. Ama aynı sahne yıllardır dönüyorsa bütün açıklamayı yalnızca ötekinin kişiliğine bırakmak da biraz kolaycılık olabilir.
Kendi kendini doğrulayan döngü
Bir de şu “Sakin ol” cümlesi var. Karşındakine sakin ol derken gerçekten onu mu sakinleştirmeye çalışıyorsun, yoksa onun öfkesi senin içindeki bir şeyi mi harekete geçiriyor? Üstelik bazı insanlara “Sakin ol” dediğinizde daha da öfkeleneceklerini hepimiz az çok biliriz. Sonra karşıdaki daha da öfkelenir ve siz “Gördün mü, zaten öfkeli biri” dersiniz. Böylece başlangıçtaki fikriniz doğrulanmış olur.
Bazen ilişkiler böyle döngüler üretir. Biz karşıdaki hakkında bir beklentiyle davranırız, karşıdaki bizim davranışımıza tepki verir, sonra o tepkiyi onun kişiliğinin kanıtı olarak kullanırız. O yüzden “O nasıl biri?” sorusunun yanına bir de “Onun yanında ben ne yapıyorum?” sorusunu koymak çok işe yarar.
Yansıtmanın bedeli
Yansıtmanın bana göre asıl bedeli de burada başlıyor. Kendimize ait bir şeyi sürekli dışarıda görüyorsak, onunla uğraşma şansımız azalıyor. Kıskançlık hep karşıdakindeyse benim kendi kıskançlığımla ne işim olabilir? Öfke hep karşıdakindeyse benim kendi öfkemi tanımama ne gerek var? Kontrolcülük, rekabet, bencillik, güvensizlik hep dışarıdaysa ben zaten gayet iyiyim.
Ne güzel. Bir sorun var yalnız: Kendim hakkında öğrenebileceğim çok değerli bir bilgiyi kaybediyorum.
Üstelik bu yalnızca sevmediğimiz özelliklerde olmayabilir. Bazen kendi gücümüzü, yaratıcılığımızı, cesaretimizi veya zekâmızı da başkalarında görüp kendimize yakıştıramayabiliriz. Yani insan yalnızca “kötü” gördüğü parçalarını değil, sahiplenmekte zorlandığı başka taraflarını da kendisinin dışında yaşayabilir. Nitekim insanların kendi özelliklerini başkalarına atfetme eğilimi — hem istenmeyen hem istenen özelliklerde — sosyal psikolojide sağlam biçimde belgelenmiş, güçlü ve yaygın bir örüntü (Ames, 2004; Suls & Wan, 1987).
Bende karşılığı nerede?
Bu yüzden birine karşı çok güçlü biçimde “O çok...” diye başlayan bir cümle kurduğumda bazen durup kendime soruyorum: “Bunun bende karşılığı nerede?” Cevap gerçekten “Hiç yok” olabilir. Ama bazen beklenmedik bir şey çıkar.
“O beni kıskanıyor.” Peki ben onu ne konuda kıskanıyorum?
“O çok kontrolcü.” Ben nerede kontrolü bırakmakta zorlanıyorum?
“O sürekli beni eleştiriyor.” Ben onu içimden ne kadar eleştiriyorum? Kendimi ne kadar eleştiriyorum?
“O çok öfkeli.” Ben kendi öfkemi nereye koyuyorum?
Bu sorular karşımızdakini aklamaz. Eğer biri kötü davranıyorsa kötü davranıyordur. Sınır ihlali yapıyorsa yapıyordur. Ama onun davranışıyla benim iç dünyam aynı anda incelenebilir. Birinin kusurunu fark etmekle kendi payımıza bakmak birbirinin alternatifi değildir. Parmağın onu gösterirken, bir göz de sende olsun.
Ama bunu kendimizi suçlamak için yapmıyoruz. “Vay, meğer kıskançmışım, ne kötü insanım” demenin hiçbir faydası yok. Kıskançlık insani bir duygu. Öfke de, rekabet de, zaman zaman bencillik de. Asıl mesele bunların var olması değil, onları tanımadığımızda bize ne yaptırdıkları.
Ayakkabıya kaçan kum
İhtiyacımız olan, duygu ve düşüncelerimize daha içtenlikle yaklaşabilmek. Yansıtma bazen bu ihtiyacımızın önüne geçebilir. Karşıya yüklediğimiz şey bize aitse, onu dışarıda gördüğümüz sürece kendimizde fark etmemiz zorlaşır. Kısa vadede rahatlarız, uzun vadede ise aynı şeyi tekrar tekrar yaşarız.
Ben bunu ayakkabıya kaçan kuma benzetiyorum. Kum oradadır. Görmezden gelirsiniz, yürürsünüz, biraz daha yürürsünüz, ama her adımda sizi rahatsız eder. Sonunda yapmanız gereken şey ayakkabıyı çıkarıp içine bakmaktır. Her rahatsızlık karşı taraftan gelmez. Bazen ayakkabının içindedir.
Çıkarın ayakkabıyı ve dökün kumu toprağı. Hepsi size ait olmayabilir. Ama size ait olan birkaç taneyi fark etmek bile yürüyüşü değiştirir.
Daha rahat yürürsünüz. Gerektiğinde daha uzun soluklu da koşarsınız.
Sevgiyle.
