Derinlemesine incelediğimde, çoğunlukla çok farklı amaçlarla kullanılan bir kelime: Kırıldım.
Bir insan bir insana neden kırılır? Karşısındakinin söylediği ya da yaptığı bir şey, kişinin kendisiyle ilgili görüşüyle, beklentisiyle veya o ilişkiden beklediği davranışla tutarsızdır. Bazen kişi değersizleştirildiğini, reddedildiğini, önemsenmediğini ya da haksızlığa uğradığını hisseder. Dolayısıyla kırılmak başlı başına “yersiz” bir duygu değildir. İnsanların özellikle önem verdikleri kişiler tarafından reddedildiklerini ya da ilişkide kendilerine verilen değerin azaldığını düşündüklerinde incinmeleri oldukça anlaşılır bir sosyal ve duygusal tepkidir (Leary et al., 1998).
Ama benim ilgimi çeken başka bir şey var: Bazen neden bazı sözlere kırılıyoruz da bazılarına kırılmıyoruz?
Tembel mi, dürüst değil mi?
Örneğin biri bana “Sen tembel bir insansın” dese ve bu yorum kendimle ilgili bildiklerimle hiç örtüşmese, vereceğim cevap büyük ihtimalle “Eee yani?” olur. Hatta belki “Benim görmediğim bir şey mi görüyor?” diye merak ederim. Ama bana “Sen hiç dürüst değilsin” dese belki içimde bir kırgınlık büyüyebilir. Çünkü dürüst olmadığım zamanlar vardır ve ben kendimi genel olarak dürüst biri olarak görürüm. Dolayısıyla karşımdakinin söylediği şey, kendim hakkında önem verdiğim bir noktaya değmiş olabilir.
Psikolojide buna yakın kavramlardan biri self-discrepancy, yani kendilik uyuşmazlığıdır. Kendimizi nasıl gördüğümüz, nasıl görmek istediğimiz veya nasıl olmamız gerektiğine ilişkin inançlarımızla karşımıza çıkan bilgi arasında bir fark oluştuğunda rahatsızlık yaşayabiliriz (Higgins, 1987). Bu tür uyuşmazlıkların utanç, suçluluk ve çeşitli psikolojik sıkıntılarla ilişkili olabileceğini gösteren çalışmalar da var.
Kırılmak bir yön değiştirme olabilir mi?
İşte benim asıl merak ettiğim yer bundan sonrası. Karşımdakinin söylediği doğru değilse belki üzerinde pek durmam. Ama ya söylediğinin bir kısmı doğruysa? O zaman iki seçenek çıkıyor karşıma. Birincisi, “Acaba burada benim görmem gereken ne var?” diye bakabilmek. İkincisi ise, söylenen şeye değil bana bunu söyleyen kişiye odaklanmak.
Diyelim ki biri bana dürüst davranmadığımı söyledi ve söylediği tamamen saçma değil. Eğer bunun yarattığı rahatsızlıkla başa çıkmakta zorlanırsam, “Ben sana kırıldım” diyerek konuşmanın odağını değiştirebilirim. Biraz önce benim dürüst davranıp davranmadığım konuşulurken birden karşımdakinin beni kırmış olması konuşulmaya başlanır. Artık sorgulanan kişi ben değilimdir; “kıran” kişidir.
Bu mutlaka bilinçli bir manipülasyon değildir. Hatta çoğu zaman kişi yaptığı bu yön değiştirmenin farkında bile olmayabilir. İnsanlar kendileri açısından tehdit edici bilgilere karşı zaman zaman savunmacı tepkiler verebilir; bilgiyi küçümseyebilir, yeniden yorumlayabilir veya dikkatlerini başka bir noktaya yöneltebilirler. Kendilik algısını korumaya yönelik bu tür savunmacı süreçler psikoloji literatüründe uzun zamandır çalışılıyor (Sherman & Cohen, 2002, 2006).
İşte bazen “kırıldım” da bu işe yarayabilir.
Kırılma duygusunu yaşamıyorum demiyorum. Tam tersine, gerçekten kırılmış olabilirim. Ama kırılmış olmam, karşımdakinin söylediği şeyin yanlış olduğu anlamına gelmez. İkisi aynı anda doğru olabilir: Hem karşımdakinin söyleme biçimi beni incitmiş olabilir hem de söylediğinin içinde benim görmem gereken bir gerçek bulunabilir.
Bence kritik nokta burada. Çünkü gözler benim davranışımdan “sen beni kırdın”a döndüğünde, benim davranışım üzerine düşünmek ertelenebilir. Karşımdaki suçlu hissedebilir, ben de bir süreliğine rahatlayabilirim. Suçluluk kişiler arası ilişkilerde güçlü bir duygudur; davranışı düzenlemeye, özür dilemeye ve onarıma katkı sağlayabilir, ama kişiler arası etkileşimde diğerinin davranışını etkileme işlevi de görebilir (Baumeister, Stillwell, & Heatherton, 1994).
Kırılmanın kabul edilebilirliği
Biraz sigara içmek gibidir bu kırılma meselesi diye düşünürdüm eskiden. Benzetmem şuradan geliyor: Alkol bağımlılığı gibi toplumun açık biçimde sorun kabul ettiği bir davranışla karşılaştırıldığında sigara uzun yıllar çok daha kabul edilebilir bir davranış olarak görüldü. “Kırılmak” ise zaten başlı başına olumsuz karşılanan bir şey değildir. Hatta hassaslık, incelik, duyarlılık gibi kavramlarla birlikte düşünüldüğünde kişinin kırılmış olması sosyal olarak kolaylıkla anlaşılır ve sahiplenilir.
Burada sorun kırılan kişinin sahiplenilmesi değil elbette. Bazen insan gerçekten haksızlığa uğramıştır ve çevresinin desteğine ihtiyacı vardır. Benim ilgilendiğim nokta şu: Eğer “kırıldım” dediğimiz anda hikâyeyi bitiriyorsak, duygunun bize başka ne anlatabileceğini kaçırabiliriz.
Belki gerçekten sınırım ihlal edilmiştir. Belki aşağılanmışımdır. Belki bir ilişki beklentim karşılanmamıştır. Ama belki de karşımdaki insan benim görmek istemediğim bir şeyi söylemiştir; sıradaki başka bir başarısızlığımı görmemek için bütün dikkatimi kırgınlığıma veriyorumdur. Belki yapmam gerektiğini bildiğim ama yapmadığım başka bir şey vardır. Belki de karşımdakine verdiğim tepkinin bir bölümü geçmişte yaşadığım benzer bir deneyimle ilgilidir.
İnsan davranışının tek bir nedeni olmak zorunda değil. Kırgınlığımız da tek bir şeyden çıkmak zorunda değil.
Üstelik utanç burada önemli bir rol oynayabilir. Utanç daha çok “Yanlış bir şey yaptım”dan ziyade “Bende yanlış bir şey var” duygusuna yaklaştığında insanın geri çekilmesine, saklanmasına ve kendisi hakkında tehdit edici bilgiden uzaklaşmasına yol açabilir. Buna karşılık suçluluk daha çok belirli bir davranışa odaklandığında özür, telafi ve onarım davranışlarıyla ilişkili olabiliyor. Araştırmalarda bu ikisinin psikolojik ve kişiler arası sonuçlarının birbirinden farklı olduğu gösteriliyor.
Neye kırıldım?
Bu yüzden “Ben kırıldım” dediğimde artık kendime bir soru daha sormaya çalışıyorum: Neye kırıldım?
Söylenen şeyin içeriğine mi? Söyleniş biçimine mi? Karşımdakinin bunu söylemeye hakkı olmadığını düşündüğüm için mi? Yoksa söylediği şey benim de kendimde görmekte zorlandığım bir yere mi değdi?
Bu soruların hiçbiri “Demek ki sen haksızsın” anlamına gelmez. Tam tersine, bazen cevap çok basittir: “Bu kişi gerçekten kaba davrandı.” Bazen de “Benim sınırımı ihlal etti.” Ama bazen cevap biraz daha tatsızdır: “Galiba söylediğinde bir doğruluk payı var.”
İşte orası insanın kendisiyle ilişkisinin sınandığı yerlerden biri. Çünkü kendimizi yalnızca güzel bulduğumuz taraflarımızla tanımak kolaydır. Çalışkanım, dürüstüm, iyi niyetliyim, cömertim, doğruyum... Peki ya çalışkan olmadığım günler? Dürüst davranmadığım zamanlar? Kıskançlık? Haset? Korkaklık? Kaçınma? Kendimize yakıştırmadığımız bütün o parçalar?
Davranış başka, kimlik başka
Kendimizi dürüst biri olarak görmekle dürüst olmayan bir davranışımızı kabul etmek birbiriyle çelişmek zorunda değil. Bir davranış bütün kimliğimiz değildir. Hatta tam tersine, davranışı kimliğimizden ayırabildiğimiz ölçüde onu değiştirmek daha kolay hale gelebilir.
“Ben yalancıyım” demekle “Burada dürüst davranmadım” demek aynı şey değildir.
İkincisinde üzerinde çalışabileceğim bir davranış vardır. Birincisinde ise mahkûm edilmiş bir kimlik.
Söylenmeyenin bedeli
Bizim gibi “O ne dedi, bu ne dedi?”, “El âlem ne düşünür?”, “Şimdi bunu söylersem kırılır” türü sosyal değerlendirmelerin günlük dilde önemli yer tuttuğu toplumlarda mesele bir kat daha karmaşıklaşabiliyor. Burada kültürler hakkında kaba genellemeler yapmak istemiyorum; ama sosyal onayın ve ilişkisel uyumun daha fazla önemsendiği kültürel bağlamlarda bireyin kendi istekleriyle başkalarının beklentileri arasındaki gerilimlerin daha görünür olabileceğini biliyoruz.
İnsanlar yapmak istediklerini yapamadıklarında veya söylemek istediklerini söyleyemediklerinde, söylenmeyenlerin hesabı bazen ilişkide birikebilir. “Kırıldım” da o zaman yalnızca bir duyguyu anlatmaktan çıkıp ilişkinin içinde bir çeşit bedel veya alacak haline gelebilir.
“Ben bunu senin için yaptım.” “Sen bana bunu yaptın.” “Ben sana kırıldım.” “Şimdi bunu telafi et.”
Böylece fark etmeden bir alışveriş ilişkisi oluşabilir. Kişi kendisine bakamadıkça bütün dikkatini karşısındaki kişiye verebilir. Karşıya doğru bilendikçe de kendinden biraz daha uzaklaşabilir.
Oysa gerçekten yaşadıklarını karşısındakiyle paylaşabilse bazen “kırılmaya” bu kadar tutunmasına gerek kalmayabilir. “Bunu söylediğinde utandım.” “Bunun doğru olabileceğinden korktum.” “Bana geçmişte yaşadığım bir şeyi hatırlattı.” “Senden aslında başka bir şey bekliyordum ama hiç söylemedim.” “Bunu yaparsam başkalarının ne düşüneceğinden korkuyorum.”
Bunları söylemek “kırıldım” demekten daha zor. Çünkü bunlar insanın kendi zayıf, utandığı veya kendisine yakıştırmadığı taraflarını da ortaya koymasını gerektiriyor. Kendini açma konusunda yapılan araştırmalar da insanların özellikle utanç, başarısızlık veya olumsuz benlik değerlendirmesi içeren deneyimleri paylaşmakta zorlanabildiğini gösteriyor (Farber, 2003).
Kırıl. Ama dosyayı tam kapatma.
Biraz daha bak. Kırgınlığının tamamı karşıdakine mi ait? Söylediğinin içinde bakman gereken bir şey var mı? Bu duygu bugünden mi geliyor, yoksa yanına eski bir bavul da almış mı? Ne istiyorsun? Ne söylemedin? Ne görmemeye çalışıyorsun?
Çünkü duygular bilgi taşır ama en nihayetinde değiştirilemez bir mahkeme kararı değildir.
“Kırıldım” benim yaşantımla ilgili önemli bir bilgidir. “Kırıldığıma göre sen haksızsın” ise bir yorumdur.
Oysa belki yapılabilecek en zor ama en özgürleştirici şey, kendimizi iyisiyle, “doğrusu bu” diye öğrendiklerimizle, kötüsüyle, hatta “kötü budur” diye öğrendiğimiz taraflarımızla birlikte yaşayabilmektir.
Kendimizi yalnızca kabul edilebilir parçalarımızla değil, bütünümüzle tanımak. Sahiden kendimizi yaşamak.
Neyse ne.
